Sanat ideolojiyi ne eder, konuştular

Dunyabizim.com

 

16 Nisan 2011 Cumartesi

 

Beytullah Önce

 

DED Kocaeli Şubesi’nin misafiri olan Ümit Aktaş, Cemal Şakar ve Ünsal Ünlü, sanat ideoloji ilişkisinden, hakikatten, özgürlüğün sınırlarından ve şiirin hallerinden bahsettiler

İzmit’e gideceksem Cumartesi günleri tercihimdir. Sebebi 6 yıldır yılmadan usanmadan meydanı yasakçılara bırakmamanın mücadelesine veren Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu’nun İnsan Hakları Parkı’ndaki adalet ve özgürlük eylemlerine katılabilmektir.

Bu kez ise eylemin dışında katılmak istediğim bir diğer etkinlik daha vardı. Dil ve Edebiyat Derneği Kocaeli Şubesi’nin Kültür Günleri etkinlikleri kapsamında Ümit Aktaş, Cemal Şakar ve Ünsal Ünlü’nün konuşmacı olarak katılacağı yuvarlak masa (Yuvarlak Masa başlığını görünce bir masa etrafında oturarak gerçekleştirilecek bir söyleşi izlenimi uyandırıyorsa da ben L şeklindeki o güzel salonda sehpadan başka masaya benzer bir şey göremedim. Neden bu adın verildiğini anlayamadığımı parantez içi notu olarak düşmüş olayım.) toplantısına gidiyordum.

Seka Parkta yazarlar sanatçılar toplantısı

Adres Seka Park’taki Mevlevi Evi’ydi. Park halini aldıktan sonra gitmişliğim yoktu. SEKA’yı daha çok kağıt fabrikası kapatılmadan önce, eylem yapan işçilere Sakarya Dayanışma Derneği adına yaptığımız destek ziyaretinden hatırlıyordum. Aradan zaman geçmiş, fabrika kapatılmış yerini park almıştı. En azından buranın rantiyeye kaptırılmamasına sevinebilirdim!

Uzak mesafede inmek zorunda kaldığım belediye otobüsünden inip söyleşilerin yapılacağı mekânı ararken park içinde de gezmiş oldum. Koca parkta Mevlevi Evi’ne ulaşmak için epey yürüdükten sonra yirmi dakikalık bir gecikmeyle vardığımda, geleneğin bozulmadığına sevindiğim açıkçası. Program henüz başlamamıştı! Salona girdiğimde karşımda Cemal Şakar, onun sağında Ünsal Ünlü ve Ümit Aktaş oturmuş, çaylarını yudumlar vaziyetteydiler. Yanlarında da Tasfiye Dergisi’nden Habil Sağlam…

Çay ikramının ardından DED Kocaeli Şubesi Başkanı Kenan Göçer, derneğin Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ile ortaklaşa düzenledikleri etkinlikler hakkında kısa bir bilgilendirme yaptı.

Göçer’den sonra sözü ilk alan Ümit Aktaş, konuşmasına edebiyatla ideolojinin bir ilişkisi olduğu tespitiyle başladı. Fakat bu ilişkinin nasıllığını anlamak için ideolojiden ve poetikadan bahsetmek gerektiğini söyleyip kavramın etimolojisi ve tarihsel arkaplanı hakkında dikkate değer anları anlattı.

Son otuz yıllık sürecinde prestij kaybına uğrayan Batı kökenli ideoloji kavramının ilk kez düşünce, fikir bilimi anlamıyla Fransız Devrimi süresinde Antoine Destutt de Tracy tarafından kullanıldığını söyleyen Aktaş, daha sonra Napolyon’un kendi iktidarıyla birlikte ideologları aşağıladığını ifade etti.

Sanat buram buram ideoloji kokmalı mı?

Konuşmasına ideolojiye dair geçmişten bugüne yapılan tartışmaları örneklendirerek devam eden Ümit Aktaş, kitlelere bilinç kazandırması açısından ideolojiyi olumlu bir kavram olarak görenlerin çıktığı gibi hakikate giden yolu engellediği için ideolojilere karşı çıkanların da olduğunu söyledi.

Bu noktada bir ara hakikat üzerine tartışma açan Aktaş, ideoloji, hakikat ve ütopya ilişkisi bağlamında kendi görüşlerini ifade ederken, hakikatin kendisine en yaklaştığımız halde bile elimizden kaçan, asla ihata edemeyeceğimiz bir şey olduğuna dikkat çekti.

Kimsenin hakikate bu dünyada tam anlamıyla sahip olamayacağını ve tekeline de alamayacağını belirten Aktaş, konuşmasına Bakhtin’in diyalojik anlatım kavramı üzerinden Tolstoy ve Dostoyevski’nin romanları hakkında düşüncelerini paylaşarak devam etti.

Ümit Aktaş, yazarın ve roman kahramanlarının özgürlüğünün de bir sınırı olduğuna dikkat çekti. Bununla birlikte sanat eserinin ideolojik bir anlatıma sahip olmasının illa ki güdümlü ya da sorunlu olduğu anlamına gelmediğini ifade ederken, burada dikkat edilecek hususun edebiyatın kullanılmasıyla düz bir ideoloji propagandası yapmamak olduğunu söyledi. Yani eserin buram buram ideoloji kokmaması gerektiğini, hayatın içindeki sorunlardan, çatışmalardan etkilenen yazarın ideolojisini sanat eserine emdirerek katarsa güdümlü bir anlatımdan uzaklaşabileceğini belirtti.

Aktaş’ın söyleşisinin sonundaki önemli vurgularından biri de anlatımda sahiciliğe ulaşmak için yazarın eserindeki sesleri çoğaltmaktan ziyade kendi sesini derinleştirmeye öncelik vermesi gerektiğiydi…

Yazdıklarımızdan da hesaba çekileceğiz!

Cemal Şakar ise Sanatta Özerkleşme Sorunu başlıklı konuşmasına geçmeden sohbet esnasında açılan ideoloji, İslamcılık, özgürlük gibi konulara dair birkaç şey söylemek istediğini söyledi.

İdeoloji ve dünya görüşü hakkında Abdülkerim Suruş’un ayrımına dikkat çeken Şakar, konuşma başlığı olarak kendisine teklif edilen konunun, sanata dair diğer konularda olduğu gibi batılı kavramları içeriyorsa bunda sorumluluğun bizde olduğunu vurguladı. Özerklik, özerkleşme gibi kavramların da Batı düşüncesine referansla tartışılabileceğini söyleyen Şakar, özerkliğin ilk kez burjuva devriminden sonra kiliseye karşı kullanıldığını belirtti.

Batıda dinin tek temsilcisi, hatta Hz. İsa'nın tecessüm etmiş hali olan Kiliseye karşı başlatılan özerkleşme/özgürleşme taleplerinin sanatta da uzantılarının geliştiğini söyleyen Şakar, bizim sanat ve edebiyatımızda özerkliğin bu bağlamda bir karşılık bulmamasını ise dini geleneğimizde, tanrısal iradenin tecessüm ettiği iddiası taşıyan bir yapılanmanın söz konusu olmamasına bağladı.

Şakar, Batıdaki bu tartışmanın Türkiye’de daha çok güdümlü sanat, has sanat gibi başlıklar altında yürüdüğünü ve böylece sanatın sanat için mi toplum için mi yapıldığı sorunu etrafında görüşlerin ortaya atıldığını belirtikten sonra, konuyu özgürlük meselesine getirdi.

Kur’an’ın bugün kafalarımızda oluştuğu şekliyle bir özgürlük vaadi olmadığını belirten Şakar, dini buyruklardan tamamen azade sınırsız özgürlük taleplerine karşı, imanın insana bir sınır çizdiğini belirtti.

İnsanın Allah'a bağlandıkça, diğer ‘rab’lere karşı özgürleştiğini söyleyen Şakar, bu bağlamda problemin, sanatın özerkliği/özgürleşmesi değil; insanın, sanatçının özgürleşmesi olduğuna dikkat çekti. Şakar’ın insanın sınırlara davet eden bir dinin mensubu olarak edebiyatı bunun dışında tutmadığını söylemesi önemli bir vurguydu.

Cemal Şakar, “Ben yazdığım hikayeden de hesaba çekileceğim. Yazdıklarımın okurda bırakacağı etkinin de sorumluluğum dahilinde olduğuna inanıyorum. O halde yazarken kendimi belli bir disiplin altında tutmamam mümkün mü?” diye sorarken, aslında Müslüman yazarların sanatı bir araç olarak kullanırken taşıdıkları yükümlülükleri de hatırlatmış oldu.

Şiir de darbe almıştır!

“Türk Şiiri’nin Dünü, Bugünü” başlıklı konuşmasına Türk Şiiri mi Türkçe Şiir mi tartışmasında kendi tercihini Türk Şiiri’nden yana kullandığını söyleyerek başlayan Ünsal Ünlü, bununla Türkçe yazılan şiiri kast ettiğini belirtti.

“Şiirin kök izini insanlığın başladığı Mezopotamya Havzasında aramak gerek kanaatimce. Ancak şahsen bu konuda bir çalışma yapmış değilim. Şiirin (Poetika) modern yöntemle araştırma yapan araştırmacılar genel olarak şiirin izini Kadim Yunan’da Aristo’nu ‘Poetika’sından itibaren sürmeye başlarlar. Oysa Arap belâgatinin zenginliği tartışılmaz bir şekilde kabul edilir. Bu da gösteriyor ki, Arap yarımadasını da içinde barındıran Mezopotamya Havzası şiirin doğuş yeri olarak kabul edilebilir. İnsanlık sözle birlikte başladığına göre şiir de sözlü kültürün en önemli unsurudur, diyebiliriz.” diyen Ünlü, konuşmasının devamında Divan Şiiri üzerinde durduktan sonra Türk şiirinde bir kırılma noktası olarak kabul ettiği Tanzimat dönemi edebiyatı anlayışından bahsetti.

Tanzimat’tan bugüne şiirin köşe taşları saydığı Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Veli, Sezai Karakoç,Turgut Uyar, İsmet Özel gibi şairlerin yaşadıkları dönemin şiir anlayışlarını da beslediğini söyleyen Ünlü, Türk şiirini dönemlere ayırmanın zorluğuna işaret ettikten sonra yine de darbe tarihlerinin şiir için de kırılma noktası olduğunu söyledi.

Ünlü, özellikle, bir kısım bürokrasinin ve akademinin de desteklediği 27 Mayıs darbesinin ardından neredeyse her on yılda gerçekleşen darbelerin sosyal ve kültürel kodların değişmesinde ve yeni kodların yerine ikame edilmesinde rol oynadığını belirterek, Türk Şiiri’nin bu olguların uzağında kalmasının düşünülemeyeceğini ifade etti. Her darbe döneminde sonra şiirdeki sinikliğin arttığına dikkat çeken Ünsal Ünlü, İkinci Yenicilerin muğlaklığında 60 darbesinin payı olduğunu, 80 darbesinden sonra da şiirin muğlak bir alan olarak kabul edilerek sığınma yeri muamelesi gördüğünü söyledi.

Şiir bugün de diriliğini koruyor!

Seksen Kuşağı şairlerinin kavgacı ortamın kötücüllüğünden çıkardıkları sonuçların etkisiyle genelde biraz sinik, kabullenici ve belki hoşgörülü denebilecek bir profili çizdiğini; 90’lı yılların ise Özal’la birlikte başlayan liberal değişim ve dönüşümlerin etkisini hisseden ve sürekli arayış içerisinde oturmamış bir kuşak profili ortaya çıkardığını söyleyen Ünlü, Doksan kuşağı şairlerinin bir kopuşun hikâyesini yaşadıklarını belirtirken, şiirlerin de yıpranmış ve yozlaşmış toplumsal ortamla örtüşen hırslı, kavgacı ve protest bir hal taşıdıklarını belirtti.

Bugün gerek İstanbul, Ankara gibi merkez ve Anadolu’nun çeşitli yerleri gibi taşrada olsun yayınlanmakta olan onlarca dergide yüzlerce şairin binlerce şiiriyle varlık ve görünürlük kazandığı bir şiir ve edebiyat ortamımız olduğunu belirten Ünsal Ünlü, 2000’den sonrasını şiirin zenginleştiği bir dönem şeklinde niteledi ve konuşmasını bunun nedenlerine dair görüşlerini ileri sürerek tamamladı.

Söyleşilerden sonra DED Kocaeli Şubesi Başkanı Kenan Göçer, dernek adına konuşmacılara teşekkür ettikten sonra katılımcılara Ümit Aktaş, Cemal Şakar ve Ünsal Ünlü’nün Okur Kitaplığı’ndan çıkan kitaplarından imzalatmak üzere birer tane hediye ettiler.

 

 http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=6127