Ömer Yalçınova: UZUN SÜREDİR İYİLERLE KÖTÜLERİN SAVAŞINA TANIK OLUYORUZ EDEBİYAT ORTAMINDA

Kültür Gündemi

 

18 Eylül 2015

Söyleşen: Ahmet Kuşpınar

 

Edebiyat dergilerinde epey şiir yayımladın. Ömer’in Çatılan Kaşları’nda (Okur Kitaplığı, 2015) bunların çoğu yok. Neden?

Bütünlük kaygısından dolayı diğerleri yok. Darmadağınık bir kitabı, bu şiir bile olsa, kimse okumak istemez. Fakat aslolan zaten budur! Dergide çıkmış her şiiri kitaba alamazsın. Ben her yıl şiir kitabı yayımlayan biri değilim. Öyle biri olsaydım, belki bir yıl içinde ne tür duygu, düşünce ve tecrübelerden geçmişim, hepsini toplu halde göreyim diyerek yazdığım bütün şiirleri kitaba alırdım. O zaman zayıf şiirlerin, iyi şiirler yanında bir anlamı olabilirdi. On beş yıl sonra çıkan bir ilk kitaba hem yayımcı hem de okuyucu aynı toleransı göstermez.

Sana şiir yazdıran şey nedir? Dikkat edersen, neden şiir yazıyorsun diye sormadım.

Öyle sorma zaten, cevabını ben de bilmiyorum. Neden yazılır ki şiir? Bunun cevabı her şairde başkadır. Hani bir çocuk vardır, kavga eder, dayak yer. Sonra abisine koşar, dayak yediğini söyler. Bunu söylemesinin tek bir sebebi vardır: Abisi intikamını alsın. Çünkü kendisinin intikam almaya gücü yoktur. Gücü yetseydi zaten dayak yemezdi. Ama çocuğun abisi, intikam alabilecek güçteyken bir şey yapmaz. Tutar bir de çocuğu haksız görür. Çocuğun haklı olup olmaması önemli değildir burada. Abiysen sen, bu durumda, yargıçlığa soyunamazsın. Orada avukat kesilmen gerekir. Savunmaya geçeceksin yani. Gerekirse sen de dayak yiyeceksin, hiç olmazsa kardeşini savunacaksın. Ki kardeşin kendini yalnız, kimsesiz hissetmesin. Ama abi, yargıçlığa soyunur. O çocuğun savunmasızlığını, hayal kırıklığını, güvensizliğini ve tekinsizliğini düşün. Hayatım boyunca kendimi o çocuk gibi hissettim. Edebiyat aleminde de başıma aynı şey geldi. Tek başına kaldığını bilendir, şair diyeceğim. Şiirlerimde bu görülüyor mu bilmiyorum ama o çocuğun acısıyla yazdım bütün şiirlerimi.

Bu açık seçikliğin insanı korkutuyor. Şiirlerin de aynı etkide bulunuyor diyebiliriz...                                                                                                                         

Çıplaklığın verdiği tedirginliktir bu. Samimiyetin ötesinde bir şey. Rahatsız edicidir. Kimse çocuk cesetlerini görmek istemez. Ya da kolu kopan birine bakamayız. Şiirde de böyledir. Bazı şeylerin gizli kalması, dolaylı anlatılması gerekir. Ben sanırım bunu çoğu kez ayarlayamıyorum. Eray Sarıçam mesela, sağ olsun, kitabımla ilgili yazdığı yazıda, “otobiyografik şiirler” tespitinde bulundu. Ben de o an, hangi şiir otobiyografik değildir ki diye düşündüm. Oysa her şiir otobiyografiktir, bundan kurtuluş yok. Fakat bunu okuyucuya çaktırmamak gerekir. Dozajı iyi ayarlamalı. Ben ayarlayamadım. İnsan olarak bütün güçlü değil, zayıf yönlerim Ömer’in Çatılan Kaşları’nda açık seçik bir şekilde duruyor.

Ömer’in Çatılan Kaşları’ndaki şiirler, hangi ortak özelliğiyle bir araya getirildi?

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm bireysel diyebileceğimiz, özel konuların işlendiği şiirlerden oluşuyor. İkinci bölümde daha çok genel konular belirleyici oldu. Üçüncü bölümde yeniden özel konulara eğildim. Fakat bu sefer, özelden genel konulara dönük çıkarımlarda bulunmaya çalışarak. Kitabı oluştururken kafamdan geçenler bunlardı.

Her şeye geç kaldım diyorsun, Fayrap’ta yayımlanan söyleşinde. O yüzden 35 yaşında yayımlanan ilk kitabına geç kalmış sayılmaz diyorsun. Yine de sormak istiyoruz, 35 yaşına kadar neyi bekledin?

35 yaşına kadar çok değişik evrelerden geçtim. Bu evrelerden şiirim de geçti. İçime sinmeyen çok şey vardı. Yoksa 2004’te yani 24 yaşındayken ilk dosyam hazırdı, masamın üzerinde duruyordu, hatta bir ara yayımlamayı bile düşündüm, teklif de almıştım. Teklifi kimin ettiğini söylemeyeceğim tabii. Çünkü inkâr edeceklerdir. Neyse. İçime sinmeyen neydi? Bunu düşünmek, bu sorunun cevabını bulmak lazım. Sanırım kendimi tanımaya çalıştım. Çalışırken de kafamı vurmadığım duvar kalmadı. Yine döndük yukarıdaki çocuğun çaresizliğine ve yalnızlığına. O çocuk el yordamıyla ilerlemek zorundaydı. Bu yüzden de her şeyi geç fark ediyordu, her şeye geç kalıyordu. Fayrap’taki cevabımda da bunu söylemeye çalıştım. Bu çocuğun her şeye geç kalması kadar normal bir şey var mı? Kendi içinde geç kalmak sayılmaz bu. Fakat edebiyat ortamına göre düşündüğümüzde, tabii ki çok geç kaldım.

Ömer’in Çatılan Kaşları’nda en çok hangi şiiri seviyorsun?

Halk Kütüphanesi’ni seviyorum. O şiiri bağıra çağıra yazmıştım. Bıçak kemiğe dayanmıştı çünkü.

Kitaba gösterilen ilgiden memnun musun? İlk şiir kitapları genelde hayal kırıklığına sebep olur.

Yok, o hayal kırıklığını yaşamadım. Edebiyatçıları iyi tanıdığımı düşünüyorum. On beş yıldır edebiyat ortamı içinde nefes alıp veriyorum. Bir şiir kitabına kim neden ne zaman iltifat eder biliyorum. Bu yüzden Allah inandırsın hiçbir beklentim yoktu. Aksine gösterilen ilgi şaşırttı beni. Çok bir ilgiyle karşılanmadı tabi, ama Ömer’in Çatılan Kaşları’nı şunlar şunlar okur ve değerlendirir diye düşündüğüm kişiler, sağ olsunlar, beni yanıltmadılar.

Kitapta seni görüyoruz, yoksa şahsen tanıştığımız için mi bana öyle geliyor? Yani kendini göstermekten çekinmiyor musun? Saklanma ihtiyacın yok mu?

Kelimelerin arkasına saklanıyoruz. Bütün şairler, yazarlar böyle. Bir kelime ne kadar iletken olabilir ki? Kelimelere başvurmak zaten başlı başına saklanmak eylemidir. Ben sadece hile yapamıyorum. Hileyi gereksiz görüyorum o kadar. Sahtekarlıktan söz etmiyorum, sahtekarlığın şiirde hiçbir şekilde yeri yok.

Genelde birinci kitaptan sonra bir durgunluk olur şairlerde. Hiç olmazsa birkaç sene mesela bir tane bile şiir yayımlamazlar, sende de oldu mu bu, yoksa eski hızında yazmaya devam ediyor musun?

Kitaptan sonra değil ama otuz yaşından sonra hızım düştü. Eskisi kadar çok yazamıyorum. Eskisi kadar cesaretim de kalmadı. Yazdığım birçok şiiri göndermiyorum dergilere. Şiir yazmak cesaret gerektiren bir şey, yayımlamak yine öyle. Otuz yaşından sonra sanırım insan ayranı üfleyerek içmeye başlıyor. Öncesinde döktüğüm ayranların, sütlerin haddi hesabı yok. Çünkü ağzımı yakmışlardı. Ayran da mı? Evet ayrandan da ağzım yandı.

Günümüzde şiirin algılanışı, okunma yüzdesi, şiirle ilgilenen kişiler, şairler, okuyucular… bunlarla ilgili düşüncelerin nelerdir?

Uzun süredir iyiler ile kötülerin savaşına tanık oluyoruz edebiyat ortamında. Türk edebiyatında kötülerin ve kötülüğün kazandığı bir dönem var mıdır, sanmıyorum. Kötüler çünkü meseleleri çarpıtarak ilerlemeye çalışıyorlar. İyiler ise hakikate dayanıyorlar, onlar zaten hakikate dayanıp, onu eğip bükmedikleri için iyidirler. Bu, şiire de yansıyor. Şiir üzerinden iyiler ve kötülerin savaşını okuyabiliriz. İyiler açık seçiklikten yanayken, diğerleri bunu istemiyor. Suçlulardır ve suçlarını saklayacak bir şiirin peşindeler. İyilerin ise saklayacak bir şeyleri yok. Acıları daima taze kalıyor. Kötülerin acısı yoktur herhalde, onların kini, hınçları, hasetleri, nefretleri var. Ya da bunlardan dolayı acıları görünmez hale gelmiş. Bu, eskiden de böyleydi, şimdi de böyle. Ama şimdilerde daha bir böyle.

Bugünlerde nelerle uğraşıyorsun?

Roman eleştirilerimi bir araya getirdim, onlar üzerine çalışıyorum. İnşallah pek yakında yayımlanacak.

Kaynak: http://kulturgundemi.com/soylesi/omer-yalcinova-uzun-suredir-iyilerle-kotulerin-savasina-tanik-oluyoruz-edebiyat-ortaminda-haber-19738